logo

Girişimcilik

logo

BİLGİ TOPLUMU

21. yüzyılda yeni bir toplum düzenine girildi.
ABD: Sanayi sonrası toplum
Japonya: Bilgi Toplumu

Türkçe’de bilgi insan aklının alabileceği gerçek olgu ve ilkelerin tümüne verilen ad.
Bilgi (knowledge): Sistemli bir şekilde herhangi bir iletişim aracıyla başkalarına aktarılan, makul bir hükme ve ya tecrübeye dayanan sonucu gösteren olgu ve ya fikirlerle ilgili düzenli ve sistemli ifadeler bütünüdür.

Sıradan Bilgi:
İnformation
Yaşamsal ihtiyaçların tatminine yönelik
Pratik tecrübeye bağlı
Günlük gözleme dayanan
Metodlu ve deneysel kontrole bağlı olmayan

Bilimsel Bilgi
Teorik
Tanımlama, açıklamaya dayalı
Sadece açıklanması mümkün olgularla ilgilenen bilgi
Nesnel sıkı ve kesin kontrol

Bilgi Toplumunun Özellikleri

1. Bilginin üretilmesi, depolanması, dağıtılması süreçleri toplumda önemlidir.
2. Gayri safi milli gelirin %50’sinden fazlası bilgi sektörüne aittir.
3. Uygarlık tarihi bilim adamlarının çalışmaları sonucu ortaya çıka teknolojik gelişmelerle açıklanır.
4. Teknoloji bütün toplumsal etkinlikleri belirler.
5. Eşitlkçi bi toplumdur çünkü isteyen herkes bilgiye ulaşabilir Sadece ülkeler arası bir eşitlik dğil, bireyler arası eşitliğin sağlanması içinde bilgi ve iletişim teknolojileri önemlidir.
6. Bilgi en değerli kaynak, üretim aracı, temel ürün tüketimin en önemli girdisidir.
7. Para ve kas gücü önemini yitirmektedir.
8. Bilgi işçilei, bilgiyi verimli kullanmayı bilen, eğitim, idare ve büro işlerinde çalışan beyaz yakalı işçilerdir.

Kitle iletişimi, kitlesel olarak üretilen enformasyon, düşünce ve tutumların hedef kitleye teknik araçlarla iletildiği ve yine kitlesel olarak tüketildiği bir süreçtir.”2 Kitle iletişimi, toplumların tarihsel gelişmesinin belirli bir evresinde ortaya çıkar. Oluşan toplumsal biçimlenişe ve üretim teknolojisine koşut olarak iletişim araçları gelişmekte, karşılıklı bir etkileşim süreci içinde toplumsal gelişmede bir etken olarak yer almaktadır.
Teknoloji, bir mal veya hizmeti üretmenin toplumsallaşmış bilgisidir. Teknolojiden bahsederken herhangi bir şeyi üretmenin, elde etmenin bilgisinin toplumsal bir bağlamda oluştuğu ve kullanıldığı vurgulanmaktadır. İletişim teknolojileri kavramı ise, genellikle, iletişim alanındaki bütün teknolojileri kapsayan bir kavram olarak kullanılmakta olup, iletim, telekominikasyon, iletişim, enformasyon, yayın, yayım ve basım kelimeleri ile ilgili bütün teknolojileri içermektedir.

Bu bağlamda , iletişim teknolojileri kavramı telgraf, telefon, fax, teleteks, radyo, televizyon, uydu, interaktif televizyon, kablolu televizyon, uzaktan kumanda, çağrı cihazı, GSM, telsiz, bilgisayar, modem, video çalar, video kamera, kaset çalar, CD- ROM, VCD, DVD, matbaa gibi gündelik hayatımızda sıkça karşılaştığımız yüzlerce araca ilişkin teknolojileri içermektedir.

Aşağıda bu bağlamda fikirler üretmiş olan düşünürlerden bazılarının fikirlerine yer verilmiştir.

Frankfurt Okulu düşünürleri, hızla gelişen iletişim teknolojileri ile biçimlenen modern toplumu eleştirirken kültür endüstrisi, kitle kültürü, insann şeyleşmesi, manüpülasyon gibi kavramları ön plana çıkartmışlardır.
‘Bugün kültür, her şeyi birbirine benzetiyor. Sinema, radyo, dergiler bir sistem oluşturuyor. Her alan kendi içinde ve diğerleriyle uyum sağlıyor. Her yerde yükselen aydınlık anıtsal yapılar devletleri içine alan tekellerin amaca uygun planlılığını temsil ediyor, cansıkıcı kentleri çevreleyen kasvetli konutlardan ve işyerlerinden oluşan anıtlarıyla çoktan başıboş bırakılmış girişimciler bu planlılığa destek veriyor. Bireyi hijyenik küçük konutlarda sanki bağımsızmış gibi ebedileştirecek olan kentleşme projeleri ise onu sadece hasmının, yani sermaye iktidarının tam anlamıyla boyundurluğuna sokuyor.’
“Kültür sanayii genellikle ilgililerce teknolojik yönden açıklanmaktadır. Milyonların bu sanayiye katılımı, birçok yerde aynı ihtiyaçları standart ürünlerle karşılamak için kaçınılmaz olan üretim yöntemlerinin uygulanmasına mecbur bırakıyormuş. Sayıları az üretim merkezleri ile dört bir yana dağılmış algılayan kişiler arasındaki teknik karşıtlık eldekiler vasıtasıyla örgütlenmeyi ve planlamayı gerektiriyormuş. Standartlar aslında tüketicilerin ihtiyaçlarından doğmuş: Bu yüzden dirençle karşılanmadan kabul görüyorlarmış. Gerçekten de bu, içinde sistem birliğinin giderek daha yoğun şekilde billurlaştığı, manipülasyondan ve tepkisel ihtiyaçtan oluşmuş bir döngüdür. Ama tekniğin toplum üzerinde otorite kazanmasını sağlayan zeminin, ekonomik yönden en güçlülerin toplum üzerindeki iktidarı olduğu suskunlukla geçiştirilmektedir. Teknik rasyonellik bugün egemenliğin rasyonelliğidir. Bu rasyonellik kendine yabancılaşmış toplumun cebiri niteliğindedir. Otomobiller, bombalar ve sinema, kendilerine ait bir düzeye getirici öğe hizmetinde bulunduğu haksızlık üzerinde gücünü gösterene kadar, bütünü bir arada tutmaktadır. Bu arada kültür sanayinin tekniği bu öğeyi standart hale getirmiş ve eserin mantığını toplumsal sistemin mantığından ayıran şeyi feda etmiştir. Ancak bu, tekniğin hareket yasasına değil, bugün onun teknikteki işlevine isnat edilmelidir. Merkezi denetimin gözünden belki kaçabilecek olan ihtiyaçlar bireysel bilincin denetiminden çoktan uzaklaştırılmıştır. Telefondan radyoya atılan adım, rolleri açık seçik ayırmıştır. Telefon kişilerin hala liberalce özne rolü oynamasına izin vermektedir. Radyo ise, yayınların birbirine benzeyen programlarına otoriterce teslim etmek için, herkesi demokratik bir dinleyici haline gtirmektedir.”
“Frankfurt okulu düşünürlerinden Hannz Magnus Enzerberger, 1970’te yazdığı makalesinde, kitle iletişim araçlarına ilişkin sol bakışı eleştirmekte, manipülasyon kavramının saklı kıldığı yanların, açıkladığı yanlarından daha fazla olduğunu söylemektedir. Enzenberger’e göre yeni iletişim araçları ‘yapıları gereği eşitlikçidir.’ Potansiyel olarak yeni iletişim araçları tüm eğitim ayrıcalıklarını ortadan kaldıracak, bu nedenle de burjuva entelijensiyasının kültürel tekelini sona erdirecek niteliktedir. Ona göre sorun, iktidarda bulunan rejimlerden hiçbirinin bu araçların potansiyellerini özgür kılamamalarıdır. İletişim araçlarının baskıcı ve kurtarıcı kullanımları arasından bugünkü rejimler baskıcı yanına ihtiyaç duymaktadır. Ancak iletişim araçlarının kurtarıcı yanının kullanımı da bu araçların teknolojik doğası gereği mümkündür.”
Kültürün endüstrileşmesi, endüstri toplumu içinde yer alan insan tekinin de bir endüstri ürünü gibi görülmesi, dolayısıyla insanın herhangi bir nesne haline gelmesi, yani şeyleşmesi sonucunu doğurur.Artık kültür endüstrisi teknolojik terimlerle açıklamak durumundadır. Birbirinden çok farklı yerlerde özdeş gereksinimleri olan milyonların varolduğu bir dünyada, özdeş malların üretimi ve yeniden üretimi gayet doğaldır. Üstelik az sayıdaki üretim merkezleriyle çok sayıda ve dağınık tüketim noktaları arasında bir örgütleme ve planlama yoluyla bir bütünlük sağlamak da zorunluluk haline gelmiştir. Ayrıca, standartların tüketicinin gereksinimlerine göre belirlendiği ve bu yüzden de çok küçük bir muhalefet dışında kolayca benimsendiği ileri sürülmektedir. Teknolojinin toplum üzerinde uyguladığı gücün temelinde, toplum üzerinde ekonomik denetimi olanların bulunduğu pek dile getirilmemektedir. Teknolojik ussallık aynı zamanda tahakkümün ussallığıdır.
Günümüz toplumlarında gündelik yaşamdaki fantazyalar bile kültür endüstrisi tarafından üretilmektedir. Kültür endüstrisinin ürettiği fantazyalar, uzmanlar tarafından Pazar aracılığıyla elde edilen geri-etkimelere göre biçimlendirilmektedir. Böylece endüstrinin ürettiği fantazyaların niteliğinin belirlemesinde, tüketici kesiminde belirli bir söz hakkı olduğu ileri sürülebilir.“Kültür endüstrisi çağında düzen, bedenleri serbest bırakır ve ruhlara saldırır. Artık düzen, ‘Benim gibi düün ya da yokol’ demek yerine ‘Benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamını ve tüm sana ait olanları da koruyabilirsin. Ancak o andan itibaren aramızda bir yabancısın’ demektedir.

Richard Sennet’e göre, medya, toplumsal grupların birbirine ilişkin birikimlerini olağanüstü arttırırken, fiili bağ kuramayı gereksizleştirdi. Radyo, özellikle de televizyon, mahrem araçlardır. Onları çoğunlukla evde izlersiniz. Barlardaki televizyonlar kuşkusuz fonu oluşturan dekordur ve hep birlikte izleyen insanlar izledikleri hakkında doğallıkla konuşurlar. Fakat televizyon izlemede ve özellikle dikkatini televizyona vermede yaygın olan tarz, televizyonu kendi başımıza ya da ailemizle izlemektir. Medya, kamusallığın iki ilkesi olan çeşitlilik deneyimine ve toplumun mahrem halkadan belli bir uzaklığı olan bir bölgesinde yaşanan deneyime aykırıdır. Bunu söylerken, formülün kendine yeterli oluşundan rahatsızlık duyuyorum. Çünkü kamusal yaşamdan çekilmeye ilişkin itkiler bu aletlerin ortaya çıkışından çok önce başlamıştı; teknolojinin bir canavar olduğu şeklindeki alışılmış senaryodan yola çıkıp bunların da cehennem aygıtları olduğunu söylemek doğru değildir. Bunlar insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yine insanlarca bulunmuş aletlerdir. Elektronik medyanın karşıladığı ihtiyaçlar geçen yüz elli yıl boyunca oluşmuş, kendini bir kişi olarak daha fazla bilmek ve hissedebilmek için toplumsal etkileşimlerden çekilme yönündeki kültürel itkileridir. Bu aygıtlar, toplumsal etkileşimle kişisel deneyim arasındaki savaşımın silahlarından biridir.
Kitlesel medya, toplumda olup bitenler üzerine insanların sahip olduğu bilgiyi sonsuza dek arttırır ve onların bu bilgiyi politik eyleme dönüştürmelerini de sonsuza dek engeller. Televizyonunuza yanıt verme olanağınız yoktur. Yalnızca onu kapatabilirsiniz. Ancak huysuz ve garip biriyseniz hemen arkadaşlarınızı telefonla arayıp televizyonda iğrenç bir politikacının konuştuğunu söyleyebilir ve televizyonlarını kapatmaları için onları da zorlayabilirsiniz; verdiğiniz her karşılık gözle görülmez bir eylemdir.
Radyo ve televizyon, izleyicinin müdahelesine izin vermez; yayın sürerken politikacıya tepki gösterecek olursanız, onun bir sonraki cümlesini kaçırabilirsiniz. Size onun bir şeyler anlatabilmesi için sessiz olmak zorundasınız. Pasiflik, elektronik medya teknolojisinin mantığıdır, kişi daha çok şey görür buna karşılık daha az karşılıklı ilişkiye girer.
Sennet, ‘Araç mesajdır’ deyişinin ancak ifadenin kendisinin bir mesaj akışına indirgendiğinde anlamlı olduğunu söyler. ‘Medya, kendini ifade yönünde herhangi bir bilinçli çabanın yerine daha tarafsız ve işlevsel bir iletişim nosyonunun geçtiği unsurların ürünüdür. ‘Araç mesajdır’ deyişi ancak ifadenin kendisi bir mesaj akışına indirgendiğinde anlamlı olur.’

“Kanadalı iletişim uzmanı Marshall McLuhan çalışmalarında kitle iletişim araçlarının,baskı makinesinden başlayarak radyo ve özellikle de televizyonun , toplum üzerine etkilerini incelemiş ve elektronik iletişim araçlarının kültürü yaygınlaştırarak dünyayı ‘ küresel köy’ e dönüştüreceklerini ileri sürmüştür.”
Mc Luhan’a göre telgrafın icadıyla insanlar elektronik çağa adım atmışlar ve teknoloji sayesinde iletişimle insanların yeniden dokunma ve duyma duyuları ön plana çıkmıştır. Bunun sonucunda bireysellik, kültürümüzden ayrılmış ve global köy oluşmuştur. Mc Luhan’a göre maatbanın bulunmasıyla birlikte kitap taşınabilir hale gelmiş, böylece el yazması kültüründe olduğu gibi kitaplar toplu halde okunmaya başlanmıştır. İnsanlar bireysel olarak sessizce kitapları okumaya yönelmiştir. Bunun sonucunda bireysellik ön plana çıkmış ve insanlar birbirinden kopmuştur.
Mc Luhan elektronik medya sayesinde sözel geleneğin yeniden oluştuğunu ve insanların bütün duyuları yeniden eşit oranda kullanmaya başladığını söyler. ‘ Mc Luhan, ‘Araç Mesajdır’ kitabında bir köyde yaşadığımızı ve bu köyde her şeyin aynı anda olduğunu ve zaman ile yer kavramının yok olduğunu söyler. Gerçekten de insanların aynı marka kıyafetler giydiği, aynı marka sigara ve içecekler içtiği bir çağda yaşıyoruz. Mc Luhan’ın gobal köyü bugün internet ve web sayesinde ruh buluyor.’
Mc Luhan, insanların telgrafın icat edilmesiyle büyük bir değişim geçirerek, elektronik çağa geçtiklerini söyler. Telgrafla başlayan yeni süreçte bireysel ve toplumsal bilinçlilik ortaya koyulmuştur. Şimdi enformasyon ve iletişim dönemini yaşıyoruz. Mc Luhan’ın elektronik çağında TV ekranları vardır. O’na göre Babil, sibernetikçiler tarafından zaptedilmiştir. Toplumsal dünya, eski köyleri yıkmış, yenilerini medyanın oluşturduğu evrensel köyü inşa etmiştir.
Telgrafın babası Samuel Morse da Mc Luhan’dan yıllar önce onunla aynı fikirleri savunmuş fakat görüşleri çok etkili olamamıştır. Telgrafla hızlı haberleşmenin öncülüğünü yapan Morse, bu buluş sayesinde insanları daha iyi bir dünyanın beklediğini belirtmiştir. Mc Luhan’dan bir yüzyıl önce Morse, Amerikan Kongresine hitaben yaptığı konuşmada, eloktromanyetik telgrafçılığın, her gün, bilgileri, düşünceleri hızla hareket eden ve yayan suni sinir sisteminin yaratılmasına zemin hazırlayacağını ileri sürmüştür. Morse, telgrafı ilk defa kamuoyunda denediğinde, Baltımore Patrıot gazetesi okuyucularına bu başarıyı mesafelerin kapatılması olarak bildirmiştir. Yıl 1838 ‘dir. 1964’te McLuhan, Understanding Media adlı eserinde sinir sisteminin, telgrafın sadece bir çalışma prensibi olmadığını, biolojik insanın bunu giderek genişleteceğini yazar.
Mc Luhan’ın artık sloganlaşmış sözü ‘Araç mesajdır’, teknoloji insan ilişkisini açıklamak için önemlidir. Mc Luhan, insanın, düşüncesinin ve organlarının bir uzantısı olarak yeni buluşlar yaptığını söylemektedir. Mesela, toprak kazmak için icat edilen kürek insanın elinin ve ayağının uzantısıdır. Mikroskop ve teleskop insanın gözünün uzantısıdır, otomobil insanın ayağının, telefon da sesin uzantısıdır.
Araç, insanın uzantısıdır; bu uzantı araç, akla gelen her şeyi kapsar. Konuşulan ve yazılı sözcük, giysi, ev, para, basın, yol, araba, tekerlek, uçak, fotoğraf, telgraf, daktilo, telefon, sinema, radyo, televizyon… yani Mc Luhan’ın ünlü sözüyle
‘Araç mesajdır.’ Mc Luhan’ın bu sloganlaştırılmış sözüne temel oluşturan düşüncelerini ise şöyle açımlayabiliriz: İçerik yerine biçime eğilmek gerek. İletişimin şekli belli iletiler için tercihe sahiptir. İçerik daima belli bir şekilde vardır ve bu biçimin dinamiği tarafından bir dereceye kadar yönetilir. Eğer araç bilinmezse mesaj da bilinmez. Bu anlamda araç ortak iletidir. Araç kullanan kişilerin algısal alışkanlıkları değişir. Araç yansız değildir. Kişilere olduğu kadar topluma da mesaj verir.
Mc Luhan’a göre, bizim araçlarla alışılagelen yanıtımız, yani araçların nasıl kullanıldığının önemli olduğu, teknolojik mankafanın uyuşuk tutumudur. Çünkü bir aracın içeriği, hırsız tarafından beynin, bekçi köpeğinin dikkatini başka yere çekmek için taşıdığı yağlı bir et parçasıdır. Aracın etkisi güçlü ve yoğundur. Çünkü bir başka araca içerik olarak verilir. Sinemanın içeriği roman, oyun ya da operadır. Sinemada, biçimin etkisi program içeriği ile ilişkili değildir. Yazının ya da basının içeriği de konuşmadır, fakat okuyucu hemen hemen tamamıyla hem basının hem de konuşmanın farkında değildir.
Kısaca, ‘Araç mesajdır’: ileti bizzat aracın kendisidir, cümlesi ile söylenen, kullandığımız aracın özelliklerinin onunla gönderdiğimiz mesajın niteliğine de yansıdığıdır, her araçla başka türlü kurulur. Dolayısıyla medyanın etkisi mesajın içeriğinden çok aracın özelliğine bağlıdır.

George Gerbner, televizyonun görsel bir kültür ürettiğini söyler. ‘Kültürel ekme’ kuramında televizyonu bir anlatıcı olarak ele alır. Televizyon, ailenin, kilisenin, okulun yerini almıştır. Aile, elektronik aile, kilise, elektronik kilise, eğitimde, görsel algı üzerinden kurulan eğitime dönüşmüştür. Herbirimiz kültürel ekme ile öğreniriz, neden sonuç ilişkisi ile, öyle geldiği içn öyle öğrendiğimiz şeyler vardır. Televizyonda aynısını yapar, yavaş yavaş öğretir, eker.
Gerbner’a göre televizyon, dizilerle, sinema filmleriyle ve haberlerle üç temel öykü kurar. Burada temel değişken süredir. Dört saatten az televizyon izleyenlerin, dört–yedi saat arası televizyon izleyenlerin ve yedi saat üstü televizyon izleyenlerin, televizyondan etkilenmeleri de farklı olur. ‘Ağar izleyici’ler, yani günde yedi saatten fazla televizyon izleyenlerde, televizyon ‘ikinci el yaşam’lar üretir. Ağar izleyicilerin gerçekliklerini de, kamusal alanlarını da ekran belirler. Birinci el yaşam, gerçek, ekrandan bağımsız, birebir yaşadığımız hayattır. İkinci el yaşam ise ekran üzerinden kurulur. Gerbner ikinci el yaşamında kendisine ait bir gerçekliği olduğunu söyler. O da gerçektir ama medyanın, televizyonun gerçeğidir. Hayatın öğrettiklerini ikinci el yaşamda televizyon öğretir. İkinci el gerçeklik bir hiper gerçekliktir, simülasyondur, hayatın bir taklididir.
TV giderek daha fazla bir şekilde gençlerin tutum ve davranışlarına şekil vermekte ve onların dünya görüşlerini etkilemektedir. Bu bakımdan denebilir ki, bazı durumlarda TV gençler üzerinde aileden ve eğitim kurumlarından da etkili olmaya başlamıştır. TV’yi belirli bir süre izleyen ergenler duydukları ve gördükleri olay ve olguları doğru ve kabul edilebilir olarak düşünmektedirler. TV’de her şeyin iyi sonla bittiği filmleri seyreden ergenler, hayatın filmlerdeki gibi olduğuna inanabilir. TV’nin bireylerde önyargı oluşturacak tarzda yayın yapması da ergeni etkiler. Bu önyargı belirli bir ülke, etnik topluluk, bir inanış veya bir meslek hakkında olabilir. Benzer konularda taraflı bir yayın genç izleyicileri daha kolaylıkla inandırır ve belirli kalıp yargıları oluşturabilir.

Fransız sosyolok Jean Baudrillard, televizyon için, ‘büyük bir kara delik’ benzetmesini yapar. Anlamı yutan, içe patlatan, toplumsalın sonunu getiren , gerçeklik duygumuzu kaybettiren, bize hipergerçeklik sunan koca bir kara kutu. Hipergerçeklik ise Baudrillard’ın kullanımında, gerçek ile gerçeğin arasındaki farkın öneminin ortadan kalktığı, taklidin gerçeğin kendisinden daha gerçek haline geldiği durumu anlatıyor.
Baudrillard, gerçeğin hipergerçekleştirildiğini belirtir. Yani ne gerçekleştirme ne de idealleştirme, yalnızca ve yalnızca hipergerçekleştirme vardır. Hipergerçek ise gerçeğin şiddet yoluyla değil, modelin düzeyine yükseltilmesiyle yıkılması demektir. Fazla ilacın zehir etkisi yapması gibi hipergerçeklik de gerçeğin yok edilmesinin döngüsü olarak çalışmaktadır. Bu durum, gerçeğin gerçekten daha gerçekmiş gibi göründüğü durumdur. Baudrillard, kitle iletişim araçlarının görevinin, bu gerçeği, yani haddinden fazla gerçek olanı üretmek olduğunu belirtmektedir. Oysa burada söz konusu olan gerçek, haddinden fazla müstehcen ve porno denilebilecek niteliktedir. Hızlandırılmış bir yeniden yönlendirme, doyurma, gerçekle ve gerçeğin canlandırılması arasındaki uçurumun kapanması sonucunda, gerçeğin enerjisinin içinden geçtiği ayrık kutupların içten patlamasıyla caydıran bu hipergerçeklik, hem sistem hem de gönderen olarak ortadan kaldırıp, model düzeyine yükselttiği gerçeği yok etmektedir. Buna göre gerçeğin hipergerçekleşmesi demek, gerçeğin yok olması demektir. Gerçeğin sunumundaki bu aşırılık onun ortadan kalkmasına neden olmaktadır.
1991’ deki Birinci Körfez Savaşı’nda, savaş mağduru diye savaştan çok daha önce Fransa sahillerinde petrole bulanmış karabatak görüntüleri izledik. CNN muhabiri Bağdat’ın bombalandığı anı dünyaya duyururken Bağdat göklerinin halini havaifişek gösterisine benzetti. Körfez savaşı, teknolojinin üstünlüğünü vurgulayan bir savaş olarak da nitelendirilebilir. Bu dönemdeki haberler, savaş teknolojisini iyi bir teknoloji olarak sunmaktadır. TV ekranlarına kan sıçratma, önceden tanımadığımız bir kavramı ortaya çıkardı. Silahlar konusunda amatör uzmanlar kesilen izleyiciler, ilk anlarda gerçek yaşamla olup bitenle bunun sunuluşu arasındaki farkın ayırdına varamadılar. Gizemleştirilen teknolojiden etkilenen insanlar, imajın imajını izler duruma geldiler. Böylece iletişim teknolojisiyle eş anlamlı olarak sunulan savaşın birinci elden tanığı olduğunu sanan insanlar, aslında ölümü naklen izlemek için televizyon ekranlarının karşısına oturmuş oldular.
Video bombalama üzerine Amerikan generallerinin sesli yorumlarını bile dinleyebiliyorduk. İleri teknoloji vuruşları Batı televizyonlarında defalarca gösterildi, izlendi, yeniden izlendi. Tıpkı bir video oyun savaşıydı. Ama ekranlarımızdaki şey bir savaş idiyse gerçeği ekranda yoktu. Uzaktan gelen imajlar uzak gerçeklikleri soyutlaştırdı. İmajın kanıtlama gücüyle savaş hakkında bir şeyler öğrendik ama bildiğimiz şey adeta gerçekleşmemiş bir savaşmaydı. Herşeyden önce bir görme ve görmeme biçimiydi. Sanki bir imajın röntgencisi olup, gerçekliğine karşı sağır olmak mümkün gibiydi.
Oysa gerçeklik hep orada duruyordu. Her zaman da imajların bu gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlama tehlikesi vardı. Bazı videolar yalnızca özel olarak izlemek içindi. “Televizyon ekranlarındaki futbolcular büyüklüğündeki Iraklı askerler, saklanacak hiçbir yerleri olamadan koşarken en sert askerler bile nefeslerini tutmuşlardı. Bunlar köprü veya uçak hangarı değil, bunlar ‘insan’ deniyordu. Iraklı askerler ‘şaşkın, ürkek, uykudan fırlayıp cehennemi ateş altında sığınaklara koşuşan kırmızı mürekkeple boyanmış hayalet koyunlar gibiydiler.’ Göremedikleri saldırganlar tarafından birer birer yere yıkılıyorlardı. Bu imajların sansürlenmesi gerekiyordu. Batı’nın teknolojik üstünlüğünün fazla dokunaklı kanıtıydı bunlar.
Ancak rahatsız edici imajların çoğu ekran dışı tutulamamıştı. Savaş ilerledikçe bastırılmış gerçeklik kendini göstermeye başladı. 13 Şubat 1991’ de Bağdat’ta Amiriya sığınağında ilk gerçek yanma, sakatlanma ve ölüm görüntülerini gördük. İlk kez kurbanların seslerini işitip yüzlerini gördük. Televizyon haberlerinde bu imajların rahatsız edici oldukları için kurgulanması gerektiği düşünüldü. Kuşkusuz, bu, kan dökülmeyen, sıhhi savaşla ilgili gerçek olmayan anlayışımızı rahatsız edip, tam olarak doğru silahların ne kadar öldürücü olduğunu gösterecekti.
Televizyon, sıradan olanın dışına çıkan yaşam deneyimlerine müsaade eder. Ancak nelere, hangi deneyimlere, diye sormalıyız. Ölüme çevrilmiş bir füze bakışından ‘büyülenmek’ ne anlama gelir? Katliam ve ıstırap görüntülerinden çabucak ‘sıkılmak’ ne demektir? Düğmeye bas, uzaktan kumanda et, ekrandan izle savaşı. Bu uzaklaştırma teknolojilerinin yarattığı, gerçek olmayan, cisimsiz savaş, donuk bir deneyim olarak yaşandı. Biz de televizyonlarımızı her akşam kapatırken, bu görüntüler ve daha niceleri üzerinden, ‘savaşa tanığım’ (çünkü gördüm öyle değil mi?) hissiyatıyla yatağımıza uyumaya gittik; savaşın bu simülasyonunu gerçekten daha gerçek (hipergerçek) bildik. Bu yüzden de aslında Baudrillard’ın dediği gibi ‘bu savaş aslında hiç olmadı’.
Kitlelerin aradığı tek şey gösteridir. Evet yalnızca gösteri. Bir komando eylemi gösterisi. Körfezde savaş kimsenin iştahını kesmemiştir. Tam tersine dükkanlar yağmalanırcasına boşaltılmıştır. Bu diziyi izlerken kimse içkisinden ve yemeğinden vazgeçmemiştir. Sonuç olarak olayın bir gösteriden başka bir şey olamadığı tüm dünyaya gösterilmiştir. Çünkü kitleler medyadan gösteri istemişlerdir.
Çoğumuz, dünyada, ülkede olan biteni önce öğrenip sonra değerlendirirken, gözlük niyetine, medyalar bize ne sunuyorlarsa onu kullanıyoruz. Bir de anlaşılır özürümüz var. Günümüzde öylesine çok şeyden, öylesine hızla haberdar ediliyoruz ki kitle iletişim araçlarının bize sunduklarını enine boyuna tartacak zamanı bulamıyoruz. Her şeyin hızlı bir şekilde tüketildiği çağımızda, tüketim kavramı da farklı bir boyut ve anlam kazanmıştır. Tüketim artık bireyin özgün bir etkinliği değildir, birey için bir zorunluluğa dönüşmüş durumdadır. Böyle bir anlayışın egemen olduğu tüketim toplumundaysa, gerçek ihtiyaçlarla sahte ihtiyaçlar arasındaki ayırım ortadan kalkmıştır. Bu toplum yapısı içinde, medya tarafından yansıtılan haberdeki anlamın da tüketildiği görülmektedir.
Baudrillard örneklerini daha çok televizyon üzerinden veriyor, ama söylemek istediği, endüstriyel dönemi simgeleyen ‘üretimin’ yerini alan ‘sembolik yeniden üretim’ (insan dahil her şeyin kopyalanabildiği, her şeyin kodlanabildiği) bilgisayarlaşma , dijitalleşme çağında, ‘gerçek’ ile onun ‘ taklidi, simülasyonu, kopyası’ arasındaki farkın yok olduğudur. Dolayısıyla artık büyük ölçüde medyanın temsilleri üzerinden deneyimlediğimiz dünyada iyi ile kötüyü birbirinden ayırtedemez, neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremez duruma geldik.

YENİ İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİ KARŞISINDA BİREYİN DURUMU

1970’lerdeki kitle haberleşme araçları, 1980’lerde kitle iletişim araçlarına, 1990’larda medyaya dönüştü. Çağımız, iletişim teknolojilerinin biçimlendirdiği bir çağ, bu teknolojiler, gündelik pratiklerimizi, hayatımızı, hayatı deneyimleme biçimlerimizi, psişiğimizi ister istemez etkiliyor.
Milan Kundera ‘Yavaşlık’ adlı kitabında, yavaşlığın hep aldattığını, hızın ise unutturduğunu söylüyor. ‘Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. İnsan, hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza katıksız hıza, hızın hızlılığına, esrime hızına. Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle?’54
Toffler, medyanın yarattığı sağlıksız bir psikosferin insanı kültür şokuna uğrattığını söylüyor. “Değişim, gelişmiş sanayi toplumlarında o kadar hızlı olmaktadır ki yabancı sosyal olgular yayılmakta, bireyler bunu takip etmekte zorlanmaktadır. Bu hızlı değişim ve geçicilik bireyleri kültür şokuna sokmaktadır. Kültür şoku, bireyin toplum içindeki işlerini yürütmesine yardımcı olan bilinen psikolojik ipuçlarının birden tümüyle ortadan kalkması ve yerlerine yabancı anlaşılmaz olayların olması sonucu oluşan bir şaşkınlıktır”
Teknolojinin güncel adaptasyonunu sağlayan ekrandır. Birey teknolojinin hızını en iyi tuşlara dokunmakla hissedebilmektedir. Tuşlara istediği komutu verip görüntüyü değiştirebilme gücüne sahiptir. Bu, interaktif yani etkileşimli teknolojidir. Bu hızla değişen her şeyin geçici olduğu dünyada, Harold Clurman’ın dediği gibi
‘ Hiçbirimiz güvenceyle oturulacak bir yere, gerçek bir yuvaya sahip değiliz. Hepimizin oradan oraya koşuşturmakla başkaları ile iletişim kurabilmek için umutsuzca çabalamaktayız.’
Medya, bireyi önce kişilerarası iletişimin insan sıcağından çıkardı. İnsan insana iletişimden boşalan zamanlara, medya taşındı. Toffler, medyanın yarattığı bu durumun insanı yalnızlaştırdığını söylüyor. Çağımız insanının önemli sorunlarından biridir yalnızlıktır. Bu yalnızlığın en belirgin nedenlerinin başında kitleleşme olgusu ve kitle içinde bireylerin önce topluma sonra kendine yabancılaşması gelmektedir. Tek tip insan modeli sunulmakta; bireylere nasıl düşünmesi , nasıl görünmesi ve hareket etmesi gerektiği sunulmaktadır. Bireyin iç dünyası ile dış dünyası birbirine yabancıdır. Bu durumdaki en büyük pay da kitle iletişim araçlarına aittir.
Bu yalnızlık ortamı içerisinde artık yalnızlıktan değil yalıtımdan söz edebiliriz. Irvan Yalom, yalıtımın farklı şekillerde kullanımını üç farklı tipte anlatıyor.57
1. Kişilerarası yalıtım; genellikle yalnızlık olarak yaşanır, kişilerden uzak olmayı ifade eder. Yakınlığı destekleyen kurumlardaki (geniş aile, komşuluk, din kurumları, yerli dükkanlar, aile doktoru) azalma , kişilerarası yalıtımı karşı konulmaz bir biçimde artırmıştır. . Birçok faktörün işlevidir: coğrafik yalıtım, uygun sosyal becerilerin eksikliği, yakınlıkla ilgili çatışmalı duygular veya doyurucu sosyal etkileşime engel olan kişilik tarzı ( örneğin, şizoid, narsisistik, sömüren veya yargılayıcı). Kültürel faktörler kişilerarası ilişkilerde önemli bir rol oynar.
2. Kişinin kendi içindeki yalıtım; Kişinin kendi içindeki yalıtımı, insanın bazı parçalarını birbirinden ayırdığı yalıtımdır. Freud “yalıtım” terimini, özellikle nevrozlarda belirgin olan bir savunma mekanizmasını tarif etmek için kullanmıştır. Bu mekanizmada hoş olmayan bir yaşantı, duygudan arındırılır ve çağrışım bağlantıları bozulur, böylece sıradan düşünce sürecinden soyutlanır. Çağdaş psikoloji sahnesinde “yalıtım” yalnızca biçimsel savunma mekanizması olarak değil, benliğin herhangi bir şekilde parçalanmasından söz etmek için de kullanmaktadır. Bu nedenle, kişinin kendi içindeki yalıtımı insan ne zaman duygularını veya arzularını bastırsa, “-meli, -malı’ları” kendi dilekleri gibi kabul etse, kendi yargılarına güvenmese veya kendi potansiyelini bastırsa ortaya çıkar. Kişinin kendi içindeki yalıtımı geniş ölçüde kullanılır ve psikopatolojinin şu anki paradigmasıdır.
3. Varoluşsal yalıtım; Bireyler sık sık başkalarından ve kendi parçalarından soyutlanırlar, fakat bu ayrılmaların altında varoluşa ait temel bir yalıtım yatmaktadır. Varoluşsal yalıtım, insanın kendisi ve başka biri arasındaki kapatılmayan uçuruma gönderme yapar.
Çevremiz makineleştikçe insana duyulan ihtiyaç azalıyor. Bir mahalle bakkalının elinden, selamlaşarak , ayaküstü mini bir sohbet sonrasında alınan birkaç parça yiyecek için artık, market rafları arasında insansız alışverişlerimizi gerçekleştiriyoruz. Zamana ve mekana karşı bizi özgürleştiren otomobilimizle mekanik bir sevgi bağı içinde işimize geliyor, kahve makinamızdan kahvemizi alıyoruz. Bu günlük tempo içinde iletişimimizi hep makinalarla gerçekleştirirken, ihtiyaç duyduğumuzu bile unuttuğumuz insan insana sıcak iletişim ortamı kalmıyor.
Bir zamanlar başka insanlarla girdiğimiz etkileşimler ve alışverişler, şimdi giderek insanla düğme arasında yürütülen tek yanlı iletişime dönüşüyor. İlişki dediğimiz şeydeki öteki insanın yerini düğme aldı. Çeşitli amaçlara ulaşmak için düğmeye basmaya o kadar alıştık ki düğmeye karşı bir duyarsızlık gelişti içimizde. Düğmeyle birlikte faaliyetlerimizin görünüşü de giderek özden koptu, öze yabancılaştı. Yaşamın bir düğmeye dokunmakla özetlenip, minyatürleşmesi sürdükçe, yakında hepimizin birer otomata dönüşmesi işten bile değil.
Medya, zihinlere binlerce imajı, görüntüyü naklediyor. Uyku ve iş zamanları dışında içine girdiğimiz bu dünya, düşüncelerimize olduğu kadar hayallerimize de hükmediyor. Medya, kitlelere gerçek yaşamın güçlüğünü unutturuyor, hayatı hazır düşlerle kolaylaştırıp kaçışı sağlıyor. ‘Televizyonun aydınlattığı küçük soluk yaşantılarda kapanmış, çocukları ve otomobilleriyle göğsü kabaran, tek ilkesi yakında haftasonu, yakında dinlence, yakında emeklilik olan bir yaşamdan hoşnut ve iyi gitmeyen bir dünyanın ortasında tümüyle kendilerinin olan yeşil bir adacık yaratmak isteyen insanlar.’
‘Gerçek ile hayalin birbirini tamamladığı bir dünya ile çevriliyiz. Yaratılmış illüzyonlar bize gerçekliği hatırlatıyor. Ya da illüzyonları tercih edip gerçekle burun buruna gelmekten sürekli kaçar duruma geliyoruz. Ama hayallerle ancak gerçeğe ulaşabiliyoruz, onu algılayabiliyoruz. İllüzyon olmasa gerçekliği fark edemeyeceğiz. Teknoloji, bize masalları artık medya ile sunuyor. Anne- babanın, büyük annelerin, dedelerin masal anlatan seslerinin yerini TV’ deki görüntüler alıyor.’
Kitle iletişim araçları sayesinde reklamlar, rüyalar, rüya gibi yaşamlar, masallar sunuluyor. Reklamcılar, duyularımıza, algı alanımıza girecek her yere mesajlarını dağıtıyorlar. Uykuda geçirilen zamanın dışında bütün duyularmızla bu iletilere açık durumdayız. Ancak belki ileride, teknoloji insanı uyurken de bırakmayacak. “Günümüzde uykunun sağlığı kötüye gidiyorsa, bu, para kazanmadığı içindir. Ancak, düşteki reklam sayesinde bu, yakında değişecektir. Uyku dilimleri satın alarak düşe yatırım yapan sanayiciler, insanların iyi uyumalarından kazançlı çıkacaklar. Oysa günümüzde, kem küm etmeden söyleyelim, uykusuzluk uykudan daha kazançlıdır. Yakında düşlerimizden her birinin bir anlamı olacak ve bir şeye yarayacak. İnsanlar boşuna düş görmeyecekler, insanlar hayvan gibi uyumayacaklar.!”
İletişim araçlarının bireyin hayatındaki ‘modelleme’ ve ‘ayna’ etkisini de unutmamak gerekir. TV ekranından bireye, günlük hayatının rutinleri ayna gibi tekrar tekrar seyredilebilecek şekide yansıtılır.
Matt Groennig’in yarattığı, ABD doğumlu çizgi dizi ‘Simpsonlar’, bütün dünyada ‘işte bizim aile’ diye izleniyor, günlük hayat rutinlerimizdeki gerçeğimizi illizyonlarla tıpkı bir ayna gibi tekrar geri yansıtıyor. “ Herkes kendinden bir parçanın yansımasını bu çizgi ailede görüyor ve rahatlıyor. Galiba ailelerin büyük çoğunluğu Simpsonlar gibi. İnsanı deli eden, ama kendinizi onları sevmekten alıkoyamadığımız insanlar. Sevecen, agresif, cömert, bencil.” Groennig’in burada yaptığı, hayatın gerçeğini illüzyonlarla karmalayarak bize kendimizi göreceğimiz bir ayna sunmaktır.
İçinde yaşanılan gerçekten, her zaman için masalın, hayalin, rüya ile karşılıklı ortamı baskın çıkmakta, bu ortam da milyarlarca izleyiciyi ekran başına toplamaktadır. Bu ortam ayna etkisinin çekim gücüdür. Toplumun her kesiminden birileri aynı onlar gibi yaşamaktadır. Aynı kitlesel düşünceleri birbirlerine söylemektedirler. Dizi filmler, seyirciye ayna tutarak onun rahatlamasını sağlamaktadır. Bireyler de ayna da kendi benzerlerini görerek yalnızlıklarını unutmaktadırlar.

Yeni iletişim teknolojileri ile biçimlenen çağda, “enformasyon artık taşıyıcılardan bağımsız olarak serbest dolaşıyor, anlamları ve ilişkileri yeniden düzene sokmak için fiziksel mekan içinde bedenlerin değişmesi ve yeniden düzenlenmesi her zamankinden daha az zorunlu hale geldi.” Bu noktadan sonra insanlar fiziksel engeller ya da zamansal uzaklıklarla ayrılamazlar. Bilgisayar terminalleri ve video monitörlerinin buluşmasıyla birlikte, burası ile orası arasındaki ayrım artık anlamsız hale gelmiştir.
Zaman ve mekanın sınırlarının kalktığı, bilgiye ulaşmanın çok kolaylaştığı bu çağda insan, ‘iç dünyası ile dış dünyasındaki gerçekliğin dengesini yitirmiş, dış dünya gerçekliğinin aşırı ve yapay ışığının yarattığı körleşmeyi yaşamaya başlamıştır.’

Bu Yazıyı Paylaş:
  • Digg
  • Facebook

Leave a Reply

logo
logo
Küçükaydın